Siirtlilerin pek garip adet ve ananeleri vardır.

22 Ekim 1910 Siirt’e geldik. Evvela Alay Kumandan Vekili Harputlu Binbaşı Cemal Bey’i ziyaret ettik.
Bu haber 2014-11-04 22:07:51 eklenmiş ve 1187 kez görüntülenmiştir.

Bu, uzun boylu, kara sakallı, altın çerçeve gözlüklü, hoşsohbet bir zattı. Bize iyi muamele yaptı. Sırasıyla Üçüncü Tabur Kumandanı Baha Bey’i ve diğer subayları gördükten sonra Aynsalip Mahallesinde hazırlanmış olan hastaneye geldik. Burada evvelce Birinci Taburla gelmiş olan Cerrah Ahmed Efendiyi bulduk. Burası, daha ziyade bir revire benziyordu. Bununla beraber Alay’ın ihtiyacını karşılayacak kadar ilaç ve malzemesi vardı. Ev buluncaya kadar biz de burada kalmağa mecbur olduk.

           

Birkaç gün sonra Sor Mahallesinde iki katlı castan yapılmış temiz, yeni bir ev bularak taşındık. Arkadaşım Rasih, İstanbul’dan hazırlıklı geldiği ve birkaç alet, edevat ve bir sürü Almanca kitap getirdiği için muayenehane açıp hekimlik yapmak istiyordu. Bilhassa operatörlüğe çok kabiliyeti vardı. Bir gün çarşıda gezerken tavşan dudaklı bir çocuk gördük. Rasih onu hemen yakaladı. Ben bunun dudağını düzeltirim dedi. Çocuğun babası orada bir demirci imiş. Bu sözden çok memnun oldu. “Eğer böyle yaparsanız, çocuğu büyük bir kusurdan ve bizi de bir azaptan kurtarmış olursunuz. Çünkü, mahalle çocukları bununla Şuffo diye alay ediyorlar, o da sokağa çıkmaktan çekiniyor, bu yüzden hep üzülüyoruz” dedi ve ameliyatın yapılması için yalvarmağa başladı. Rasih de “Eğer tarif edeceğim şekilde bana bir kazan yaparsan, ben de çocuğun dudağını düzeltirim” dedi. Adam her şeye razı oldu. Rasih bir otoklav yaptırmak istiyordu, esasen kendisi bu işlerin üstadı idi. Demirciye tarif ve yardım ederek emniyet supapiyle bir takım aleti yaptı. Sonra ameliyatını yaparak çocuğu şuffoluktan kurtardı. Rasih’i memlekette bir operatör olarak tanıttı. Bu vesileyle memleketin ileri gelenlerini, Nakip ve mu’tebaranını görüp tanımak fırsatını bulduk.

           

Siirt; Bitlis Vilayetine bağlı bir mutasarrıflıktır. Şehir, denizden 538 metre yüksekte, üç tarafı dalgalı tepelerle çevrilmiş önünde oldukça geniş bir ovası vardır. Etraf bağlık, bahçelik olup, her türlü meyve ve sebze yetişir. Bilhassa üzümü boldur. Oturduğumuz Sor Mahallesinin karşısındaki tepede yeşil Bıttım ağaçları vardır. Şehre güzel bir manzara verir.

           

Siirt’te evler, hiçbir yerde görmediğim tarz ve şekilde yapılmaktadır. Bunlar Cas ile ufak taş parçalarının birbirine yapıştırılmasıyla oluyor. Cas, şehrin yakınından çıkartılan sedef renkli bir taş olup, bunu yaz günleri mahalle aralarına mahruti çadır şeklinde istif ederek etrafını çamurla sıvarlar ve altında bir ocak yeri bırakıp, üç gün üç gece odunla yakarlar. Bu suretle taşın suyu gider, alçı gibi bir madde elde edilir. Sonra bunu meydana çıkarıp tokmaklarla toz haline getirirler. Bina yapacakları vakit, Cası bir leğen içinde su ile karıştırıp ustanın eline verirler. O da; bir elinde taş parçası, bir elinde Cas olduğu halde birbiri üstüne koyup ve mütemadiyen (cib, cas, cib hacer) diyerek on beş yirmi günde iki üç katlı ve tavanı kubbeli bir ev yapar. Cas ile taş birbirine süratle yapıştığından, ustalar, şakul kullanmağa lüzum görmezler.  
           

Bu üç dilli Siirtlilerin pek garip adet ve ananeleri vardır. Bunlardan Cigor günü diye bir gün tanırlar ki, o gün yerliler dükkânlarını kapar, atlara binerek, türlü yemekler bilhassa Cigor köftesi hazırlayarak Botan çayı kenarındaki Re’sülhacer’e giderler. Orada silah atar, nişan vurur, akşama kadar eğlenirler. Geceleri de ev damlarında fişek atar, şarkı söyler, şadmanlık yaparlar. Bir de Ateş geceleri vardır. Bugünlerden birinde kadınlar minareye çıkıp hep bir ağızdan: “Ya Kevkebi, Ya Kevkebi, İc’al zevc’i himaren irkebi” diye bar bar bağırırlar. Manası: “Ey benim yıldızım, kocamı merkep yap da, ben de üstüne bineyim”, demektir. Bu feryat Siirt kadınlarının kocalarından çok çektiği, içtimai mevkilerinin sıfır menzilesinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten zavallılar daha küçük yaşta çarşafa sokulup serbest hayattan mahrum bırakıldığı gibi, 12-15 yaşları arasında da hemen evlendirilir, evin bütün ağır işleri onların zaif omuzlarına yüklenirdi. Bir de genç yaşlarında üç, dört çocuk sahibi olur, o da bunları, bir yaşından sonra sokağa bırakmağa; toz toprak, pislik içinde yaşatmağa mecbur kalırdı. Bundan başka evde en ufak vesilelerle dayak yemeğe mahkûm olduğundan ve kendilerine hiçbir suretle hayat hakkı tanınmadığından, onların da böyle ağır bir beddua ile inkisar etmeleri ve bunu minareden aleme ilan etmeleri pek tabii sayılır.
      

Siirt’ten ayrıldıktan sonra doru at oynayarak, zıplayarak tepelere çıkıyordu. Ben de düşmeyeyim diye hayli zahmet çekiyordum. Botan suyu kenarındaki kayalıklı yerlere geldiğimiz zaman hayvan yoruldu. Normal yürüyüşüne başladı. Çayın kenarında çok eski zamanlara ait büyük mağaralara rastladık. Bir kılavuzla geçit yerinden karşı yakaya geçtikten sonra yolumuza devam ettik. Köylüler bazı yerlerden Botan Suyu’na çamur gibi gazyağı aktığını, evlerinde bunu çıra gibi yaktıklarını söylediler. Altı üstü değerli hazineler taşıyan bu işlenmemiş topraklarda, her tarafı kayalık, fundalık ve ormanlık olan bu sarp yerlerde atlarımız zorla geçiyor, geçecek yol bulamıyorduk. Sonra Zoravan suyu’na geldik. Bu, meyilli bir araziden kayalara çarparak kaskadlar husule getirerek köpükler içinde akan bir deredir. Atla geçecek bir yer bulamadık, dolaşıp duruyorduk. Sonra biraz ötede iki uzun ağacın yan yana uzatıldığını, üstüne ince dallar dizilerek bir köprücük kurulmuş olduğunu, altında da suyun korkunç bir gürültü ile aktığını gördük. Teker teker, atlar yedekte, sallana sallana, heyecan içinde karşıya geçtik. Bu, keçiler için yapılmış bir çoban köprüsü idi. Başka yol olmadığından biz de, bundan faydalanmak zorunda kaldık.
        

Akşama doğru Eruh’a geldik. Burası ufak bir kasaba. Ahalisi hep şal dokumakla meşgul. Yaptıkları kumaşların zarafeti, battaniyelerinin güzelliği insanı hayrette bırakıyor. Oturup, etrafı incelemeğe vakit kalamadan, müfrezedeki vazifemizi bitirerek Siirt’e geri döndük.
     

Ziyaret tuzlasından sonra bir gün de Tillo Köyünde bir hastaya davet edildim. Buruya gelince hayretler içinde kaldım. Burası köyden ziyade mamur bir şehrin bir mahallesine benziyordu. Muntazam binalar, temiz kıyafetli insanlar, her tarafta bir sükunet derhal göze çarpıyordu.

 

Meğer Marifetname sahibi İbrahim Hakkı Hazretlerinin merkadinin buruda bulunmasından bu havalinin en büyük ziyaretgahı burası imiş. Hastamın muayenesinden sonra Makamın ziyaretine gittim. Penceresinden bakıldığı vakit, içerdeki ziynet ve ihtişam gözleri kamaştıracak derecede idi. Sandukanın etrafındaki yüksek, sanatlı parmaklık som gümüşten olup, pırıl pırıl parlıyordu. Hele havasındaki ruhaniyet insana, onun büyük marifetlerinin buruda tecelli etmiş olduğu intibaını veriyordu. Mübarek ruhuna bir Fatiha okuduktan sonra Siirt’e avdet ettim.

           

4 Ekim 1911 Siirt’ten Malatya’ya hareket emrini aldık. Aynı zamanda bir teşkilat yapılmış olmalı ki, Alayımızın numarası 91 oldu. Hemen Pervari, Eruh ve Çölemerik’teki müfrezeler gelerek yol hazırlığına başladılar. Herkes bu uzak havaliden kurtulup merkeze yaklaştığımızdan dolayı büyük sevinç içinde, yalnız Siirt halkı bu ayrılıktan çok müteessir görünüyor.    


ETİKETLER : gelenekler
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer KÜLTÜR - SANAT haberleri

Yazarlar

En çok okunanlar

E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
reklam
Anket
Gazi SOFT Haber Yazılımını Nasıl Buldunuz?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü
Çok kötü
© Copyright 2017 Siirtim. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
HABERSAL.NET İHA ABONESİDİR.
Siirt Ürünleri
bıttım sabunu
bıttım sabunu